Yol, Yağmur, Hüzün / İki
Kurşunlunun derin hüznü vardı çünkü bazı olaylar veya bazı mekanlar insana derin işliyor ve derin iz bırakıyor.Bir dönemin Erzurum Üniversite Gençliği üzerinde tesirli olmuş "Kurşunlu Medreseleri"nde barınanlar veya bir sebeple yolu düşenler bunun sebeplerini bilirler.
Kars'a uğramadan Göle'den Ardahan'a giden yolu ilk defa kullanıyorum. Yol geniş, rahat ve bazı yerlerinde sorunlar olmasına rağmen genel olarak bakımlı. Göle'nin güngörmüş çam ağaçlarının arasından süzülerek Ardahan'a girdiğimizde güneşin tamamen batıp kaybolması için çeyrek arşından daha az bir mesafesi vardı.
Ardahan "üç vakte kadar" gelişir, serpilir, büyür diye bekleyerek çıkmıştım on yıl kadar önce. Ama ne yazık ki birkaç vakit geçtiği halde o gelişme ve serpilmişliği göremedim.
Özel sektör bir defa hiç elini atmamış. Hiçbir alanda özel sektörle ilgili ciddi bir atılım yok. Her zaman ki gibi yine kamudan yatırım beklentisi sürüyor Ardahanlının. Kamuda son yıllarda bir kıpırdanma olmuş. Yapılan yeni binaların bir kısmı TOKİ tarafından yapılmış, bir kısmı bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ilgisi ile yapılmış.
Ardahan köyleri ise daha küçülüp, buruşup şevk ve neşvesini kaybetmişler.
Ardahanda bazı gazete muhabirleri şehirde olduğumu duyunca konuşma yapmak üzere geldiğinde de söylemiştim onlara; Ardahan ve benzeri şehirlerimizin üç temel problemi var;
a) Genç insanın aklı, hayali, rüyası, şehrin, şehirlerin dışına ayarlı hala. Bu durumda nüfusun dinamik kesimi, üreten ve tüketen kesimi olmayınca buralarda hiç bir şey olmuyor, olamıyor.
b) Devlet buralardaki geçim kaynağı ya da kaynaklarını tespit edip bu kaynakların gerek şartlarına göre öncülük rolünü, teşvik gücünü kullanmıyor.
c) Uzun kış mevsimi ve klasik CHP ve CHP'ciliğin memur olmaya teşvik edici, devletten geçinmeye, geçindirmeye meyilli değişmez yapısı burada tam bir tembelliğe dönüşüp kangren oluşturmuş. Bir kimse ya memur olur ya da memur olur, başka geçim yolu olmamıştır, olmamış ne yazık ki.
Birkaç günlük Ardahan misafirliğinden sonra Artvin'e doğru yola çıktık. Yeşil örtü, soğuk su, ılık rüzgar… Yol, Yağmur ve hüzün Artvin köylerinden geçerken daha yoğun yaşanıyor. Ardahan'ın köylerinin tersine sevimli, bakımlı, yemyeşil köyler dizilmiş yol kenarlarına.
Sağ yanımızda yükselen erişilmez yamaçlar, dağlar, tepeler, doruklar. Sol yanımızda kıvrılan, bükülen, köpüren, durulan Çoruh. Çoruh bir anda kayboluyor. O anda siz bir yamacı tırmanırken sizin altınızdan geçiyordur. Bir anda taştan taşa sıçrayıp bembeyaz köpükleriyle küçük bir şelale görüntüsü veriyor. Bir anda durulup nazlı nazlı gülümsüyor kabına sığmış uslu bir bardak su gibi.
Dolishane Kilisesi, Porta Manastırı, Kaçkal Köprüsü… İnce ve dar yollardan keskin virajlardan sonra Hopa son durağımız. İlk kez geliyorum Hopa'ya, şipşirin mütebessim bir şehir Hopa.
Kaldığımız her gün "bir gün daha kalmalıyız" dedirten bir misafirperverlik, bir yeşillik ve izzet, ikram. Hele Arslan Reis'in gece büyük teknesi ile denizde bize sunduğu " barbun keyfi" çok harika idi. Rus kefallerini de kendi ellerimizle yakaladık ama havyarları Arslan Reis pişirdi. Hopa'dan ayrılırken aklımda yazılacak daha çok şeyin olduğunu fark ettim ama Arslan Reis, kardeşi Ahmet Reis, Celal ve Cafer kardeşler, Nemci bey ve Kıbrıs Gazisi sevgili Kemal beyden söz etmeden geçemeyeceğim.
Ayrıca Sarp kapısında hummalı bir çalışma olduğunu, dev binalar yapıldığını, Çoruh nehri boyunca da yer yer büyük enerji santral çalışmalarını not etmeliyim.
Son bir not; Hopa'da Arslan Reis'ten öğrendim ki havyar sadece dişi balıklarda bulunurmuş. Erkek balıkta havyar olmuyor. Ayrıca balık olarak kabul edilirse deniz atı balığının erkeğide doğurganmış.F.K